10 Mart 2018 Cumartesi

Hastanelerde yeni dönem! Devrim gibi karar... Sağlık alanında büyük dönüşüm başlıyor.

Hastanelerde yeni dönem! 
Devrim gibi karar...
Sağlık alanında büyük dönüşüm başlıyor. Emine Erdoğan'ın da destek verdiği geleneksel tıp artık hastanelerde hizmet verecek.
Modern tıbbın yanında geleneksel tıp tedavileri de sağlıkta dönüşümün parçası haline geliyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan'ın da desteklediği çalışmalar sayesinde hastanelerde geleneksel tıp alanında hizmet verecek poliklinikler açılacak.
KONGRE DÜZENLENECEK
Cumhurbaşkanlığı himayesinde; Sağlık Bakanlığı,Dünya Sağlık Örgütü ve Sağlık Bilimleri Üniversitesi işbirliğinde, 19-22 Nisan arasında İstanbul'da 'Uluslararası Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Kongresi' düzenlenecek. Yurtiçi ve yurtdışından alanında uzman bilim insanları kongrede bir araya gelecek. 'Medeniyetlerin Beşiğinde; Anadolu Tıbbı' sloganıyla yapılacak kongrenin başkanlığını yürütecek olan Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Prof. Dr. Eyüp Gümüş, "Yeni bir döneme giriyoruz" dedi ve sağlıkta büyük dönüşümü başlatacak uygulamayı şöyle anlattı:
"Hem dünyada, hem Avrupa'da, hem de Türkiye'de artık insanlar mümkünse doğal yollarla tedavi olmak istiyor. Bu kongreyle, tüm Türkiye'de bir birikimi olan tüm bilim insanlarımızı, yurtdışından bilim insanlarıyla bir araya getirerek yeni bir vizyon ve bakış açısını oluşturacağız. Bu etkinlikte başta akupunktur, fitoterapi gibi birçok teknik konular tartışılacak."
18 hastanede geleneksel tıp uygulama merkezi olduğunu belirten Gümüş, "Bu sayının artırılması hedefleniyor. Bin 500 hekimimiz bu alanda eğitim aldı" diye konuştu.
İBN-İ BAYTAR'IN KİTABI
Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Cevdet Erdöl ise bünyelerinde 'Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulama Merkezi'ni kurduklarını kaydetti. İslami bilim insanlarından İbn-i Baytar'ın 1200'lü yıllarda yazdığı kitabın Osmanlıca'dan çevrildiğini belirten Erdöl, "Bu eşsiz eser Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan'ın katılacağı toplantı ile tanıtılacak" dedi.
'MERDİVEN ALTINDAN KURTULACAK'
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Prof. Dr. İbrahim Saraçoğlu yeni uygulamanın geleneksel tıbbı kamusal alana taşıyacağına dikkat çekti. Saraçoğlu, "Geleneksel tedavi, Anadolu Selçuklu'dan beri kültürümüzün bir parçasıdır. Bugün bu artık Sağlık Bakanlığı'nın da sahip çıkmasıyla merdiven altından kurtulup, layık olduğu saygın noktaya gelecektir" ifadesini kullandı.
TÜM DÜNYADA RAĞBET GÖRÜYOR
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Türkiye Temsilcisi Dr. Pavel Ursu, halk tarafından geleneksel tıbba artan bir talep olduğunu aktararak, gerçekleştirilecek kongrenin bu açıdan çok önemli olduğunun altını çizdi.

3 Mart 2018 Cumartesi

KADININ YAZGISI!… Yazar: Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN (2 Mart 2018)

KADININ YAZGISI!…
Yazar: Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN (2 Mart 2018)
Düşünceleri satırlara aktarmanın çok zor olduğu bir gün yaşıyoruz yine. 8 Canımızı daha şehit verdik. Ruhları şad olsun. 13 Yaralımız var. Başta aileleri olmak üzere hepimizin başı sağ olsun. Yaralı askerlerimize şifa ve geçmiş olsun diliyorum.

Dün yaşıyorlardı. Bizim için ölüyor ve yaralanıyorlar diye düşündükçe katlanan bir üzüntü bu. “Çocuğu olmayan ve çalışmayı tercih eden kadını yarım” ilan eden anlayış geldi aklıma. Şimdi müttefik oldukları MHP Başkanı’na da “…aile, çoluk, çocuk nedir bilmez, böyle bir derdi yok” denmişti. Bireylerin özgür tercihlerini yaşadıkları özgür toplumlar ile aramızdaki uçurum giderek açılıyor diye düşünmüştüm.

Her bir şehit haberinde, bizim yüreğimiz kaldıramazken, evladı şehit olan ana babaların yanık yüreklerine düşen kor ile bir daha asla tam olamayacaklarını düşünüyorum. Hangisi yarımdır? Evladı olmayan mı? Evladını bir daha sarıp sarmalayamayacak olan mı?!.. Vatan için bastıkları taş yüreklerinde, güçlü görümlerinin ardında içlerine akıttıkları büyük bir acı ile yarına yığdıkları umutlarını gömdükleri kabristanda hep ayakları. Nereden mi biliyorum?!.. Bileğimi sımsıkı kavrayan ve tek evladını toprağa veren “bitsin bu terör” diyen şehit anasından. O gün bugün bileğimde hissederim onların yüreğinin büyük acısını.

Kadınla ilgili yazmak, kadının yazgısını yazmak demek. Ne kadar çok suçu var özgürlüğü seçen kadının. Evde oturup, çocuk bakacak, evi çekip çevirecek, çalışıyorsanız bunların hepsini birden yapacaksınız ve ancak o zaman “kadın” olabilirsiniz. İnsan yerine konulmak istiyorsanız “anne” olmanız gerek. Ana, bacı, kardeş, eş denilerek yüceltiliyor gibi ama tam da bu nedenle hep geride tutulup, ayar verilen oluyor kadın.

Bir büyük “yüzleşme” gerekirken kadın gerçeği ile ülkemizin, hasır altı edilişine tanıklık eder buluyoruz kendimizi. Kadından yanaymış gibi görünerek kendisinin demokrat olduğu(!) mesajını vermek isteyenlerin boy gösterdiği bir platform kuruluyor 8 Mart vesilesi ile. Kendini göstermenin fırsatını arayanların arenası adeta.

“Kadın sorununu kadına ait kabul edip, hiç ilgilenmeyenlere yeğlerim” diyen arkadaşıma; “biri ilgilenmeyerek, diğeri ilgileniyor gibi yaparak, her iki durumda da kadının haklarının boşaltılışına katkı koymaktalar” diyerek itiraz etmiştim. Üç beş ezber ile, ana, bacı diye başlayıp; kadına, “bayan” ve “hanım” deyince kibar olunduğunu zanneden bir erkek kalabalığı basıyor etrafı. Sahip çıkıyor gibi gerileyişine katkı koyan “etkinlik” adı altındaki oyalamacalarla atlayıp geçiyoruz üzerinden, yığıldıkça hep birlikte altında kaldığımız kadına haksızlıkların.

Kadın ve gasp edilen hakları için mücadele ederken, giderek büyüyen bir “çocuk tacizi” sorunu eklendi gündeme. “Tacizciye ceza” adı altında yapılan onca tartışmadan sonra çocukların kategoriye ayrıldığı bir “ceza” (!) tablosu çıktı ortaya. 12 yaş sınırı getirilen düzenleme ile, 12 yaştan büyük çocukların rızasına sığınarak savunulabilecek tacizci.

Taciz; ne türlü olursa, sözle bile kabul edilemezken, küçük çocuklarda ve gençlerde iz bırakan travmalara kılıf bulma gayretlerine seyircilik edemeyiz. Söz konusu olan bir çocuksa, onun korunması başta devlet, hepimizin yükümlülüğündedir. Din kisvesi altında fetva verenlere bakarak, 12 yaşı tamamlamış çocuğun tacizciye rızasından söz edilerek, tacize uğradığı yetmiyor gibi, toplumca da cezalandırılmış oluyor çocuk.

Suç, cezalarla önlenemez ve ceza tek başına caydırıcı olamaz. Eğiticilerin, dini kurumlarda görev alanların da adlarının karıştığı adli olayların çoğalması yeterince büyük bir siren sesi olmalı(ydı)…Başkalarının canını acıtarak yaşayanları, canını acıttıklarından daha fazla sahipleniyor hissimizi güçlendiren olguların azaltılmasını değil, yok edilmesini istiyoruz.

Suç ile orantılı cezalar yanında çareler için kadını toplumsal/siyasal/ekonomik yaşamda simgesel görünürlükle değil, hak ettiği şekilde varlığını/ağırlığını hissettireceği şekilde çoğaltmalıyız. Kadının gücünden korkmak yerine, kadını güçlendirerek toplumca güçlenmeliyiz. Şiddet eğilimi ve taciz vakalarının niçin arttığı konusunu öncelemeden, ülkemizin içine itildiği zaman diliminin ruhuna teslim olursak, daha çok kadın ve çocuk dramları yaşayacağımız bir gerçek.

Lisede felsefe hocamızın, mantık derslerindeki önermesi kalmış aklımda: “Çocuk çocuktur”. Çocuğa çocuk gözü ile bakmayan nedir?!..

Mantık zincirine vurunca ne çok soru var yanıtsız kalan ve aklın kabul etmeyeceği ne çok acı biriktiriyoruz.

Sorunun adını yanlış koyunca, doğru çözüm bulmak zorlaşıyor. Başta “adalet” olmak üzere; giderek alanı erkek lehine genişleyen “eşitsizlik” sorunumuz var. Kadının hakları için samimi çaba gösteren kadın-erkek herkesi takdirle ayrı tutarak; kadının gücünden, güçlenmesinden korkan bir toplum… Ailenin gücünü çocuk sayısı ile ölçen bir kültür… Kadına eşi ve/veya babasının yeri üzerinden verilen değer ve yer… gibi gibi …. Pek çok yanlışın içinden doğruyu bulmaya çalıştıkça gömüldüğümüz bir girdap. Adalet yoksa, eşitlik de yok!..

Kadın hakları için verilen mücadeleye çoğalan tacizlerle çocukların hakları eklendi. Şimdi daha fazla çaba gerek. Cumhuriyet’i, adaleti, Meclis’in(toplumun) gücüne dayalı Parlamenter sistemi, kuvvetler ayrılığını, anayasal düzeni yeniden var etmekle başlamak gerek.

Atatürk, Cumhuriyet mucizesini, kadın devrimi ile taçlandırmıştı. Cumhuriyetin kazanımlarına ve Atatürk’e mesafe konuldukça kadının haklar alanı boşalıyor. Sonsuza kadar minnetle anacağımız Atatürk’ün sorusu, bugün sorulmayı çok daha fazla hak ediyor:

“İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan oluşur. Kabil midir bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünü ilerleyebilsin?Mümkün müdür ki bir cismin yarısı toprağa bağlı kaldıkça, öteki yarısı göklere yükselebilsin?!”

Toplumsal cinsiyet eşitliği ve önemi daha özlü nasıl anlatılabilirdi ki?!…

24 Şubat 2018 Cumartesi

Mimarların Üstadı; Duayeni, Yazar: "Aydın Boysan ile Röportaj" Nil GÜRESİN

Aydın Boysan ile Röportaj
Nil GÜRESİN
Bu toplumda Sayın Aydın Boysan’ı tanımayan olduğunu düşünmek bile istemiyorum.
63 yaşına dek asıl mesleği olan mimarlıkta bir çok esere imzasını atmış; “bu yaştan sonra yazarlık mı olur?” diyenlerin yüzünü kara çıkartıp, ardı ardına 30’ün üstünde kitap yazmış;fotoğrafik bir göz ile bilgi ve deneyimi, mantık ve duygu ile karıştırıp, harmanlamış ve toplumumuzdaki güzellik ve de çirkinlikleri mizahla bizlere sunmuş 90’larında ruhu genç bir duayendir o.
Sayın Boysan’a, düşündüklerini çok açık ve net ifade ettiği için “sivri” diyenler olabilir. Ama ona herhalde hiç kimse “cesaret sahibi değildir” diyemez. Toplumsal davranışların değişebilmesi için eski tabirle “müdanasız” cevherlere daima ihtiyaç vardır. Bu tabire dört dörtlük uyan bir kişi işte Sayın Boysan’dır. Onun gibilerin değerini iyi bilmeliyiz.
Nilgün Güresin: Yazarlık nasıl başladı? Bugüne kadar kaç kitap yazdınız?
Aydın Boysan: 30’un üstünde. İlk kitabım çıktığında 63 yaşındaydım. Ta 1982 yılında, 61 yaşındayken Hürriyet’te yazı yazmaya başladım; beni buna arkadaşlarım sürükledi. O sıralarda Hürriyet Cağaloğlu’ndaydı; şu meşhur Bab-ı Ali. 10 yıl sürekli olarak Hürriyet’de yazdım. Bu arada Güneşli’deki Hürriyet’in yeni binasını da mimar olarak ben yaptım.
O yaştan sonra yazı yazmaya başlamak bana hiç de ters gelmedi. Mimar olarak uzun yıllardır kafamda birtakım fikirleri oluşturup çiziyordum; aynı şeyi bu kez de yazarlık sırasında yaptım. Elimdeki birikimi, düşüncelerimi yazı şeklinde kâğıda döktüm. Yazar oldum, yazdım. Çizmek, ya da yazmak, hiç farketmiyor.
Zaten bana göre asıl sorun kafada bilgiyi oluşturmak, tasarlamaktır. Dolayısıyla, yazarlık bana hiç yabancı gelmedi.
Bunun belki bir başka nedeni de, benim 5.5 yaşında iken okumaya başlamamdır. Evdeki öğretmenim, aydın bir Cumhuriyet eğitimcisi olan annemdi. Bu bir başlangıçtı ve ben o günden beri kitap okumayı bırakmadım; hala da okumaya devam ediyorum…
Annem öğretmen Nevreste Hanımın beni okumaya teşvik etmesi, ilkokulda 4 yıl öğretmenim olması, çalışmadığım zaman kızması ve sınıfta en sert muameleyi bana yapmış olması çok faydalı oldu.
NG: Çocukluktan itibaren dimağınız doğru bilgiyle, bilimle, sanatla, kültürle beslenmiş… Darısı bugünün çocukların başına…
Peki, yaşadığınız bu uzun zaman diliminde sizce Türkiye nereden, nereye geldi?
AB: Müthiş bir ilerleme var; yaşam şartları değişti, düzeldi ve kolaylaştı. Teknoloji evimizin içine kadar girdi. Ama maalesef tersine de gelişen bir sürü durum var.
İnsanların zihinsel çalışma huyu tembelliğe dönüştü. Okuma zevki kalmadı; kültür zayıfladı ve en önemlisi ahlak zayıfladı. Hatta toplumsal ahlak yürekler acısı bir hale geldi. Artık hiç kimse, bir başkasının birdenbire “nasıl bu kadar çabuk, bu kadar zengin olduğunu” merak etmez ve hesap da sormaz oldu.
Bir zamanlar şaibeli insan olmak utanılır bir durumdu, bir ayıptı. Şaibenin gerçek olup, olmamasının önemi bile yoktu. Bugün şaibeli insan olmak hem o kişiye ve hem de tüm topluma “vız” geliyor!
Bunlar çok çirkin gelişmeler. Her evde her türlü konforun bulunması, yaşama koşullarının iyileşerek, topluma yayılması sedece maddi zenginliklerdir; ama insanın ruhunu beslemez; inadına sefilleştirir.
Vaktiyle Samatya, Narlıkapı’da otururken çöpümüz at arabasıyla toplanırdı; ne akan suyumuz vardı ve ne de elektriğimiz. Ama biz daha o senelerde İstanbul Tiyatrolarında Shakespere seyrediyorduk. Konfor insanları budalaştıran faktörlerden biri haline dönüştü ülkemizde.
NG: Ama bu niçin sadece Türkiye’ye özgü bir durum olsun ki? Batı ülkelerinde de konfor arttı; aynı zamanda sanat ve kültür hareketi de son hızla devam ediyor; Shakespere ise hala başköşede.
AB: Batı ülkelerinde okuma alışkanlığı, zevki, sanata yakınlık çok eski yılların, yüzyılların toplumsal huyları ve alışkanlıkları arasında. Bizde edebiyat “sarayın uşağı” oldu. Divan edebiyatı denen edebiyat türü bir uşaklık edebiyatıdır.
NG: Sahi mi; bunu biraz açalım isterim…
AB: Söyleyeyim. Şair sevgilisine bile yazarken, hayal denen etki gücünü, nazı, naz etmeyi su yerine kullanıp, bir fıskiye çizer ki, o da sevgilisinin boyunu sembolize eder. Bu kadar yerlere yatan, ayaklara kapanan bir aşk kanımca artık aşk değildir. Bu sululuktur, laubaliliktir, hafifliktir ve hatta cinsel budalalıktır.
NG: Arabesk’imi tarif ediyorsunuz acaba? Biraz mazoşizm kokan, adeta acı çekerek keyif alınan, biraz da dramatik ve sosyolojik müzik türü…
AB: Aynen… Hem de nasıl bir arabesk!
NG: Ama bir ülkede kabul gören, dinlenen müzik- veya san’at- bir anlamda toplumun aynası değil midir?
AB: Yalnız garip olan şu: Arabesk terimi bizden değil, Avrupa’dan kaynaklanmış. Üstelik Arap kültürüyle olan ilişkisini de çok iyi bilen yok. Oryantalizm veya şarkkari olmak; doğulu biçiminde yaşamak anlamındadır.
NG: Bir taraftan “şarkkari” müzik dinliyor, hatta giyiniyoruz; diğer taraftan da Manhattan’ını da kendimize uydurup, Mashattan yapıyoruz. İstanbul’a Venedik’i bile getirmedik mi?
Bu nasıl bir yaşam kültürü anlayışıdır? Mizahi zenginliğimizden mi kaynaklanır, yoksa “Taşı, Toprağı Altın İstanbul”da yaşamanın kaçınılmaz bir sonucudur? Ne dersiniz?
AB: Önce mizahdan söz edelim. Mizahın kaynaklarının başında işkence çekmek, zorlanmak gelir. Mizahın yaratıcıları çoğunlukla hayatta zorlanan insanlardır. Toplumla uyuşamayan, sıra dışı insanlar. İşte Neyzen Tevfik örneği; toplumla uyuşamamasının ona verdiği isyan hevesiyle şiirlerini, enfes mizah dolu ürünler olarak yaratmış. Bugün yaşasaydı, İstanbul’a kuşkusuz o da isyan ederdi.
İstanbul’un nüfusu tarihte hiçbir zaman 1 milyona bile yaklaşmamıştır. Bizans İmparatorluğu’nun zamanında olsun, Osmanlı İmparatorluğu’nun en parlak devirlerinde olsun herzaman 1 milyonun altında kaldı. Hatta sur kapılarında fizyonomistler vardı. Kapıdan içeri girmek üzere gelen insanın suratına şöyle alıcı gözüyle bir bakarlar ve girip, giremeyeceğine onlar karar verirlerdi. Beğenmediklerini, güven vermeyenleri, “Bu içeri giremez” diye geldiklere yerlere geri gönderirlerdi. İnan bana, resmen çalışırdı bu müessese.
NG: Size inanmamak nasıl mümkün olabilir, ancak İstanbul’a girişlerde vize sorulması hakkında ne diyeceğimi bilmiyorum doğrusu.
Bugün bir insanın yüzüne bakıp da, “Kardeşim ben seni beğenmedim, İstanbul’a yakışmazsın, hadi bakalım sen geldiğin yere dön” diyecek bir babayiğitin çıkabileceğini sanmam.
AB: Bunun adına demokrasi diyorlar. Demokrasinin de cibilliyetini, karakterini rezil, kepaze ettik. Aslında bence demokrasinin saçma bir yanı daha var; kim ne derse desin!
“Nedir o ?” diye sen sormadan ben söyleyeyim:
Çünkü her türlü insanın, eğitimli, eğitimsiz, görgülü, görgüsüz aralarındaki fark söz konusu olmaksızın, tıpatıp, aynı oy hakkına sahip olmasında bir saçmalık ve hatta bir yanlışlık var.
Cahillere verilen bir armağandır bu… Demokrasi düşmanı falan diye adım çıkar mı, çıkar; açıkçası hiç umurumda değil. Kim ne derse desin. Bana bu lafı yakıştıracak olanlara da ben şimdiden şu mesajı gönderiyorum: Vız gelir…
Bakınız, demokrasinin kökü, kaynağı ve doğduğu yer olan Atina’da bile herkesin oy hakkı yoktu. Sadece belirli ve yetişkin kişiler oy verebiliyorlardı. Bana kalırsa tüm dünya ülkelerinin demokrasiye yeni bir çare bulmaları lazım.
NG: Siz nasıl bir çare öneriyorsunuz?
AB: İnsanları zihinsel açıdan tartıp, sınıflandırmalıdır. Gelir vergisi sınıflaması değil bu; “kafa sınıflandırması”. Şart bu. Vergi sınıflaması kimsenin onuruna dokunmuyor ama “kafa sınıflandırması” deyince herkes pek bir hassas, onurlu. Bu kafasızlığın düpedüz ta kendisidir.
NG: Peki böyle yetkin, zihinsel şartlara uygun bir kişi nasıl tanımlanabilir? Bir tek eğitim de her zaman yeterli olmuyor. Görgü lazım; kentleşmeyi özümsemiş olmak lazım; kültür lazım.
Sizin de yıllardır sıkça değindiğiniz “İmar Barbarları” örneğin. Onlar da bu ülkenin üniversitelerinden mezun olmuş, hatta iyi yetişmiş diyebileceğimiz, bir çoğu kentli ve yetkin kabul edilen mimar ve mühendisler. Oy verme hakkı olan gruba girerler mi, girmezler mi?
AB: Kesinlikle hepsi girmiyor.
Ölçü nedir? Ölçü: akıl, bilgi ve ahlakdır. Bu üç kritere uygunluk açısından insanları sınırlandırmanın yolu mutlaka var. Bu koşullar altında, ancak ahlaklı ve zirvedeki insanların oy hakkına sahip olduğu bir toplum her açıdan ilerleyebilir. Demokrasi madrabazları, hem din ve hem de çıkar faktörünü kullanarak insanları aldatıp, toplumu da en sonunda yozlaştırdılar.
NG: Okumaktan çok keyif aldığım “İstanbul’un Kuytu Köşeleri” adlı kitabınızda gerçek bir “yurttaşlık bilincine sahip” 3 yaşlı İsveç’liden söz edersiniz. Bu gerçek öyküde, yaşadıkları şehirden geçmesi planlanan bir yolun yapımı için, bir kaç tane yüzyıllık ağacın kesilmesi lazım. Buna razı olmayan bu 3 yaşlı İsveçli ağaçların altına yatıp, “Bizi öldürmeden bu ağaçları kesemezsiniz” derler. Onların bu dayanışma ruhu karşısında yol planı değiştirilir. İnsanın tüylerini ürperten bir öykü. Bizde ise otel yapabilmek için, ormanlar bile yakılabiliyor; hiç kimseden ses yok, itiraz yok.
Toplumumuz niçin kendi geleceğini teslim etmeyecek kadar gelişemedi ve bütünleşemedi?
Bu duyarlılık bizde hala niçin toplumsal değil de, münferit?
AB: Bu duyarlılığı gösterecek “uygar” insanların sayısı bizde çok az olduğu için. Biz anılarımızın mekânlarını, geçmişimizden bize kalanları, her şeyi ama her şeyi taksit taksit yok ediyoruz. Hepsini yok ettiğimiz anda geçmişimizden de ruhsal olarak kopmuş olacağız.
Bizi bir “ruhsal intihar” bekliyor.
NG: 1950’lerden beri İstanbul’un, “devlet eliyle” tarihinden, kimliğinden kopartıldığını yazıyorsunuz. Ruhsal intihardan kastınız bu mu? Acaba bolluk mudur insanları şımartan?
AB: Toplum kendisine ait kültürün kaynaklarını unutur oldu. Örnek mi? Çocukluğumuzda İstanbul sokaklarında kendi mutfağımızdan 40–50 çeşit yemeğin sunulduğu aşçı dükkânları vardı. Bunların yerini bugün pizzacılar aldı, kebapçılar aldı. Bu, yaşama biçimindeki kültür sulanmasının, cıvımasının işaretlerinden birisidir.
Bolluk, doyumsuzluğa dönüştü; insanların ahlakını bozdu.
Bir toplumun şayet kendisine güveni ve saygı duygusu var ise bazı olaylar gerçekleşebiliyor. Olaylara farklı bir pencereden bakabiliyorlar. Biz İstanbul’un fethinden sonra Ayasofya’ya “cami” demişiz. Ayasofya kimdir? St. Sophie… Bir Hıristiyan azizesi. Adını anında silivermişiz.
İşte Samatya… Yüzyıllarca adı Samatya kalmış. 1950’lerde Kıbrıs meselesi nedeniyle Samatya adını kaldırdılar. Adı Kocamustafa Paşa oldu. Ahlak ve edep fukaralığından kaynaklanan bir oluşum.
Ezan’ın da bir zamanlar Türkçe okunduğunu hatırlayalım. Ama sadece ezanla da ilgili bir değişim değilki toplumdaki. Cıvımalar başladığı zaman bütün sahnelerde patlak veriyor. Resmi sıfatı olan insanların aile hayatlarının yobazlık gösterilerine dönüşmesi de son yıllarda peydahlandı.
NG: Bodrum’un Yalıkavak-Torba hinterlandındaki kitapevlerinin zarar ederek, birer, birer kapanmaya zorlandığını söylediler. O bölgede yazları üst gelir grubundan neredeyse 500,000 kişi yaşar. Her türlü zevke hitap eden restoran, bar bulabilirsiniz de nasıl oluyor kimse kitap almıyor? Bu tabloya, “İşte yeni Türkiye’nin özeti mi demeliyiz?”
İyimser olmak için hiç mi neden yok?
AB: Kitap konusu hem çok acı ve hem de hassas bir nokta. Bizim yüreğimizin ve kafamızın röntgenidir bu.
Maalesef, karamsar olmak için birçok neden olduğunu düşünüyorum.
En önemlisi de şudur: Ancak, Cumhuriyet’in ilk 15 yılındaki uygarlaşma yangınının bir defa daha yanmasıyla, alev almasıyla kurtulabiliriz. Bu da ipini koparan herkesin oy vererek, cıvıttığı ve dejenere ettiği demokrasilerde olmaz.
1917 Rus ihtilalinin gerçekleşmesindeki sebeplerinin başında bana göre Dostoyevski var, Gorki var. Edebiyat merakı var. Rus müzisyenleri ve bestecileri var. İnsan neyin, nereden kaynaklandığının hesabını yapmaya başlarsa, analiz ederse mutlaka sanatın her köşesinden kaynakların aktığını görür. Rusların opera yapmaları, görsel sanat mazileri, dünyaca ünlü yazarlar yetiştirmiş olmaları, resim sanatının zenginliği, müzikleri, onların ileri noktada sanat ve kültüre değer veren bir topluma sahip olmalarını sağlayarak, Rus devrimini yaratmıştır.
NG: 1989’da Demirperde yıkıldıktan benim dikkatimi de şu çekmişti: Çekoslovakya’sı da, Romanya’sı da, Macaristan’ı da o baskılı rejim yıllarının altında dahi sanat ve kültürle beslenmeye devam etmişler.
Bu birazda kentleşmeyle ilgili bir süreç değil mi? Bireysel ve toplumsal sosyalizasyonunu tamamlayamamış toplumların meselesi. Köyden, büyük şehre gelişte kentleşmeden geçişin sonucu yaşanan uyumsuzluk.
AB: Yine konu bence demokrasinin nasıl anlaşılması gerektiğinde düğümleniyor. Demokraside oy hakkına sahip olunması için, insanın önce insan olması lazım. İnsan olmakta ancak ve ancak san’ata, kültüre, bilime yaklaşarak mümkündür. İnsanlar ‘güruh’ olmaktan kurtulmadıkça, demokrasi, ahlakı dahi rezil eden bir açık kapıya dönüşüyor.
NG: Bir zamanlar çok kültürlülüğün sembolü olan Beyoğlu’nun bugün İstanbul’a dolmuş, şaşkın ve amaçsız dolaşan güruhların mekanı görüntüsünü vermesi gibi mi?
AB: Evet, hiçbir şey görmeden, yapmadan, öğrenmeden, bir aşağı-bir yukarı yürüyen kalabalık insan kitleleri…
Bir zamanlar Beyoğlu sinemaların da merkeziydi; neredeyse 1000 kişi alan yerlerdi bunlar. Salonlar dolar, taşardı. Şehir Tiyatroları keza. Hem komedi ve hem de dram bölümleri vardı; bütün hafta kapalı gişe oynarlardı. Haftada 2 ayrı oyun oynandığı bile olurdu. Neyiye Neyir’in oynadığı “O Kadın” oyununun 50. temsilinde İstanbul duvarları afişlerde donanmıştı. Bugün artık İstanbul duvarları resmi kurumların ve kişilerin kendilerini ve yaptıkları işleri öven afişleriyle dolu; her şey cıvıdı.
Sorun doğruyu ve çözümü aramaktan değil, çıkarı aramaktan kaynaklanıyor.
Bir örnek. İstanbul ile Roma’yı karşılaştıralım; her ikisi de bir büyük imparatorluğun başkenti olmuş. Roma hala karakterini koruyor; İstanbul 1 milyon nüfustan, 20 milyona çıkartılarak insan üşüşmesine çıkar oltası atılan bir ahlaksızlık pazarına dönüştü.
Kaymakamı, belediye başkanı farklıymış, bunların hiçbir önemi kalmadı. Mahalleler, hatta caddeler bütünleşti; yaşam bütünleşti.
Biz 20 milyon nüfusu toparlayabilecek, düzenli yaşatabilecek bir toplumsal ahlak seviyesine ulaşamadık ki! Bu ahlak tabii önce bilgi ve saygıyı içermelidir.
Bizim meselemizi küreselleşmeye dayandırmak da hatalıdır bence. Bu kötü gidişin, kültürel sefilleşmenin sonucu olarak ahlaki çukurlara gömülmenin önünü mutlaka alacak bir tarz bulmak zorundayız.
NG: Sıkıntı doğru lideri bulamamaksa bu sıkıntıyı sadece biz değil, tüm ülkeler çekiyor. Ama toplumları ileriye götürenler de yalnız liderler olmamalıdır, değil mi? Bugün Türkiye dünya ekonomi klasmanında ön sıralarda ama bunun yanında ciddi sosyal ve toplumsal sorunlarımız da var. Zira biz tepkisi ve merakı az, hafızası zayıf bir toplumuz. Yurttaşlık bilincinin gelişemediği bir ülkede değişim nasıl sağlanabilir ki?
Bu arada şunu da söylemeden geçemeyeceğim; aslında bugün ben bir sohbet ve mizah ustası olan Aydın Boysan’a “Türkiye’de hayatı daha hafife almayı nasıl öğrenebilirim?” diye sormaya gelmiştim ama…
AB: Ben de inadına tam tersi laflar ediyorum…
Karamsar olmamaya karar verip de her şeyi tozpembe görmeye başlarsak, hiçbir zaman, hiç birimizin çözüme yaklaşamayacağımız kesindir.
Hayatı hafife almak mizah değil tabii. Zira mizah, güldürmez, düşündürür. Amacı odur. 400 yıl önce Moliere güldürme tuzağını kullanarak eserlerinde insanları, kitleleri düşünmeye sürüklemiştir.
Türk toplumu genç ve dinamik diyoruz ama bana maalesef umut vermiyor. Zira kafa yapısı itibariyle gençler de daha çok refaha, yani maddesel tembelliğin yarattığı refaha hevesliler. Gençlerimiz bu politikalarla, bu kaynaklarla neler olabileceğine hiç kafa yormuyorlar. Bence gençliğimiz dinamizm değil, konfor peşinde.
NG: Türk medyasının yıllarca içindeydiniz. Sizin deyiminizle bugünkü “kültürel sefillikte” medyanın hiç mi rolü yok?
AB: Mutlaka var. Artık medya, Cumhuriyet’in ilk zamanlarında olduğu gibi mesleği gazetecilik olan kişilerin %100 yönettiği kurumlardan, din adamlarının gizli gizli çıkarlarını koruyan, kısmen de olsa uşaklaşan bir güç haline dönüştü. Batı ülkelerinde de mega medyalar var: ama oralarda eğitim ve okuma oranları yüksek, dolayısıyla uşak olmayanlar da ayakta kalabiliyor. Japonya’da yılda kişi başına 30 kitap okunurken, Türkiye’de 1 kitabın bile altındayız.
NG: Değişim yaratmak örgütlü çalışmaktan geçer. Siz siyasete niçin atılmadınız?
AB: Bu konuda benim de kusurum var. Yeri gelmişken bir özeleştiri yapalım.
Bir zamanlar bazı partiler beni davet ettiler ama ben hiçbirisine yaklaşamadım, yakın hissedemedim. Buna iki açıdan değineceğim: Birincisi benim böyle bir görevden kaçışımda bana bulunacak ağır kusurlar var. Ülkenin durumu için bol bol konuşuyoruz ama kendimizi ortaya atmıyoruz. Bunun bir vicdani zafiyet olduğunu düşünüyorum.
İkincisi, siyaset ortamı öyle bulaşık ki, o bulaşıklığın bana verdiği nefret dolayısıyla da yaklaşmak istemedim.
Ama bütün aydın kişilerimiz için siyasete atılmak bir borçtur. Kaçışım, ruhumu hala rahatsız etmektedir. Bu kaçış zaman bulamamaktan da değildi; çevrenin bulaşması korkusuydu. Biliyorum ki, yanlış bir tavırdı.
Aslında tüm aydınların görevi politikaya atılıp, kötüleri temizlemek olmalıdır diye düşünüyorum…
Çok teşekkürler Sayın Aydın Boysan.

10 Ocak 2018 Çarşamba

KİTAP: Bana Aleviliği anlat!, "ÖYKÜLER" İsmail GÜNER

Bana Aleviliği anlat!, 
"ÖYKÜLER" 
İsmail GÜNER

Mevsim Yaz'dı. Trabzon’daydım. Moloz Dolmuş Durağı’na gittim. Sırtımdaki öteberiyi bir dolmuşun bagajına koydum. Ön koltuğa geçip oturdum. Tek tek gelen yolcular da binmeye başladı. Dolunca dolmuş hareket etti. Görele’ye doğru ilerliyor, sahil boyu uzanan yolda yolcu indirip bindiriyordu. Ön koltukta oturduğum için yolculardan parayı cama asılmış Görele levhasının altına koymak bana düşmüştü.

En son ben elimi kazağımın altındaki gömleğimin cebine sokup birikmiş bir tomar para çıkarıp yol ücretimi ödedim. Elimdeki para tomarına bakan şoför gözlerini uzun süre benden ayırmadı.

Sıkılmıştım. Cebimde çıkardığım madeni paraları avucumda birbirine vuruşturup stres atmaya çalışıyordum. Arka koltukta oturan yolculardan biri çıkardığım sese ”cık cık” diyerek hoşnut olmadığını belli ediyordu. Sonunda dayanamayarak:

“Ula hemşerim, İkide bir şakır şukur ses çıkarıp ne diye ahaliyi rahatsız ediyorsun… Para mı görmedik! ” dedi.

Başımı çevirip usulca baktım; mavi gömlekli, kaytan bıyıklı, iri gövdeli biriydi. Hiç oralı bile olmadım. Benimle şoför arasında oturan yolcu inmek istedi. Kapıyı açtım, aşağı indik. O sırada bana laf atan adam gelip ön koltukta daha önce yanımda oturan adamın yerine geçti. Yanına binmek istemedim. Ben de arka koltuğa onun yerine geçtim. Dolmuş tekrar anayola girmek üzereyken bir kamyon yanımızdan rüzgâr hızıyla geçti. Biz de peşi sıra anayola girdik. Bir iki km gittikten sonra “şak” diye ön camdan bir ses geldi. Kamyonun jantından fırlayan bir cıvata ön camı delip içeri girdi. Cıvata ön koltukta oturan yolcuya isabet etmiş, ağzının parçalanmasına ve ön dişinin kırılmasına neden olmuştu. Suratı kan içindeydi.

Şoför arabayı uygun bir yere çekti. Solumuzda çok güzel bir vadi vardı. Yol kenarındaki tabela, Görele’ye 15 km kaldığını gösteriyor ve Karadeniz’in hırçın dalgaları deniz kıyısındaki yosunlu kayaları dövüyordu. Yolcular arabadan inip adamın başına üşüştü. Adamın biri mendiliyle kanlı ağzını sıkıca tutuyordu yaralının. Bu arada arabalar korna çalarak geçiyorlardı. Şoförün talimatıyla herkes yerine geçip oturdu. Hareket ettik. Yirmi beş dakika sonra nihayet Görele’ye vardık. Çarşı içinde inmek istediğimi söyledim. Bagajda öteberimi aldım. Şoför:

“Yolcuların verdiği parayı sen topladın, paralarım yerinde yok, nerede? ” diyerek bağırıp çağırıp üstüme yürüdü.

“Bana ne bağırıyorsun hemşerim?” dedim, “cebimdeki benim sayılı kendi paramdır.”

Derken tartışma büyüdü. Yolcular araya girmeseydi kesin kavga çıkacaktı.

Görele’de Kısmet Pide’ye gittim. İşyeri sahibi eski bir eğitimciydi. Birçoğumuz veresiye verdiğimiz insanlara öteberinin parasını buraya getirip teslim etmesini tembihlerdik. Hocam:

“Benim adıma gelen veresiye parası var mı?” diye sordum.

“Bir bakayım,” diyerek para kasasına yöneldi.

“Bundan yirmi gün önce Sağlık Köyü’nde bir yaşlı kadına halı satmıştım. Paranın yarısını aldım diğer yarısını da buraya teslim etmesini söylemiştim.”

“Başkasının adına gelen para var ama maalesef senin adına gelen yok.”

Daha fazla beklemeden Çanakçı’ya giden bir dolmuşa atlayıp Sağlık Köyü civarında indim. Dere yatağının üzerinden geçen bir taş köprüden karşıya geçtim. Yamaçtaki küçük küçük arazi parçalarında orman gibi gür bir şekilde yetişmiş mısır ve fındık ağaçları… Hava esintili olduğu için güneş yakmıyor, hafif rutubet hissediliyordu. Yokuşu tırmanıp ormanlık alan içinde tek olan yaşlı kadının evine vardım. Evin köşesinde bir köpek, dilini çıkarmış, tin tin tin gidip geliyor, dışarda gezinen tavuklar eşiniyordu. Evin önünde özenle kesilmiş bir ağaç kütüğünün üzerine oturmuş, uzun boylu, kumral saçlı adama selam verip aldım.

“Buyur hemşerim” dedi sertçe adam.

“Yirmi gün evvel bu evin sahibi yaşlı teyze benden bir halı satın aldı. Paranın yarısını vermiş, kalan parayı da çarşıdaki pideciye teslim edecekti. “dedim.

“Yaşlı teyze benim anam olur. O öldü!” dedi alaycı bir dille.

“Nasıl ölür ya!”

“Adama bak! Bir de ‘nasıl ölür?’ diyor.”

Adam öfkelenerek oturduğu yerden kalkıp yakama yapıştı. Donup kaldım.

“İnsan önce bir başsağlığı diler!” dedi. “Ama ben biliyorum senin ne olduğunu! Ben İstanbul’da Müftülük yaptım. Sen Alevi’sin değil mi? Gel içeri geçelim, oturup yemek yerken sen de bana Aleviliği anlatacaksın! Sizinkilerin eline saz alıp tıngır mıngır edip tembellikten başka bir şey yaptıkları yok zaten! Kimseye bir şey de öğretmezler…”

“…”

Çok müşkül bir hale girmiştim. Yeni yeni bıyıklarım terlemiş henüz toy bir delikanlıydım. Alevi öğretisine dair henüz pek bir şey de bilmiyordum. İçeri geçtik. Ekmek tahtasının kenarındaki taburelere oturduk. Şömineye benzer tandırlıkta yanan ateşin üzerindeki çaydanlıkta su kaynıyordu. Bakışından, Müftünün ne demek istediğini anlamıştım. İnancın niçin bu kadar önemli olduğu üzerinde düşündüğü belliydi. Niyeti ölen annesinin halı borcunu ödememekti!

Bozuk plak gibi durmadan konuşuyordu, pür dikkat dinliyordum adamı. Ayrıca vereceğim cevabı bekliyordu.

Müftünün hemen arkasında, sırtını kanepeye yaslamış, bir kadın vardı; yüzü asık, somurtkan ve mutsuzdu. Ama kucağındaki kız çocuğunun gözlerinin içi gülüyor, cıvıl cıvıldı. Kadın bir şeyler söyleyecek gibiydi ama sanki tereddüt ediyordu.

Aklımdan bir sürü düşünce geçiyordu, bunları nasıl söyleyeceğimi bilemiyordum.

Kadın, yiyecek bir şeyler getirip tahta sofra üzerine koydu. Yanına da çay getirdi. Çayımızı içtik, bir süre sessiz kaldı. Bu sessiz kalışını fırsat bilerek kalkmak için müsaade istedim. Kadın kapıya kadar eşlik etti bana. Dışarı çıktım.

“Onun böyle konuştuğuna bakma sen.” dedi, “iş yeri iflas ettiği için öfkeli şu an. İleride bir ara gel, kalan paranı alırsın!” Kadının söylediklerini hiç umursamadım. Tekrar yola koyuldum. Yol boyunca kendi kendime düşünüyordum:

‘Alevi olmak ne demek, Alevilik nedir?’

Karışık duygular içindeydim. İçimde bir öfke vardı; büyüklerimiz bu öğretiyi neden adamakıllı bize anlatıp öğretemediler diye? Bu da yetmezmiş gibi azıcık serpilip gelişince de gurbete açılmıştım. Taş köprü üzerinden yolun diğer tarafına geçtim. Bir tümsek üzerine oturup dolmuş beklemeye başladım. Gözümden akan iki damla yaş yanaklarımdan aşağı süzüldü, oradan da keten pantolonuma damladı.

İsmail Güner

Cinius Yayınları’ndan çıkan “Savrulan Çıngı” adlı kitabımdan….

12 Nisan 2017 Çarşamba

SOLE MAGNE "SOLE MAGNETİC ÜRÜNLER & DOĞAL TEDAVİNİN TAMAMLAYICISIDIR"

SOLE MAGNETİC ÜRÜNLER DOĞAL TEDAVİNİN TAMAMLAYICISIDIR
Sole Magnetic Ürünler sağlıklı yaşam için gerekli ürünlerdir: Sağlıklı beslenmede ve doğal tedavi sonrası iyileşmeye yardımcı ürünlerdir.                                                       
- Sole Magnetic ürünlerle doğal tedavi sonrası ( Akupuntur, Ayurveda, Fitoterapi, Homeopati, Reiki, Su Jok Terapi, Meridiyen Terapi, Nöral Terapi, Kayropraksi, Osteopati,  Yoga, Ta Chi Chuan, Meditasyon, Shiatsu, Tıbbi Masaj, Taş Terapisi, Naturopati, Refleksoloji,vs.) tedavilerin tamamlayıcı olarak kullanılır.                                                                             
Günlük yaşamda kalitesiz su içmek, kalitesiz sebze, meyve ve yemek ile beslenmek, İş şartları gereği uzun süre oturarak veya ayakta durarak çalışmak vücudumuz da çeşitli hastalıklara sebep olmaktadır. Yukarda isimlerini saydığımız Doğal tıp tedavilerinin tamamlayıcısı Sole Magnetic ürünlerdir. Başlıca Baş, Boyun, Omuz, Bel, Kol, El, Diz, Ayak Bileği ve Ayak ağrılarının tedavisinden sonra Sole Magnetic Ortopedik ürünler kullanılmasını önemle tavsiye ediyoruz.           
- En önemli gıdamız olan suda üç önemli özellik olmalıdır.                                                            
1- İçeceğimiz Sağlıklı suda yeterli mineraller olmalıdır.                                                                  
Sağlıklı suyun mineral yoğunluğu TDSM ile en az 200 ppm göstermelidir. Bu Zem Zem de 750- 800ppm dir. Ne yazık ki içtiğimiz sular 6ppm ila 60ppm arası değişiyor. Bu da bir felaket demektir. 365 gün içeceğimiz su ortalama 350- 400ppm olmalıdır. Himalaya tuzu eriğinden üretilen Alkamine Sole Ph damlası 200ml lik bir bardağa üç damla konulduğunda 350 – 400ppm i gösterir. Bu da sağlık için mükemmel bir sudur. 
                                                                
2- İçtiğimiz sağlıklı suyun Ph 10-10.5 olmalıdır: 
İçilen Kolanın Ph 2.5, etlerin, peynirlerin Ph 4 ve çayın kahvenin Ph 5 dır. Oysa kanımızın Ph 7.4 dür. İşte kanımızın Ph 7.4 dengelemek için içtiğimiz suyun Ph 10 olmalıdır. Beslenmede ki bu yanlışlık vücudumuzun asitlenmesine yani zehirlen-mesine sebep olmaktadır. Bütün hastalıkların en önemli sebebi vücudumuzun bu yanlış beslenmeden zehirlenmesidir. Alkamine Sole Ph damlası ile 200ml lik bir bardağa 3 damla ilave ederek suymuzun Ph nı 10 – 10.5 a çıkarırız. Vücudumuzu bu asitlerden korumuş oluruz. Sağlıklı bir suda böyle olmalıdır.                                                          
3- İçtiğimiz sağlıklı su canlı olmalıdır.                                                                                         
Sular kaynağında canlıdır. Damacanaya giren su 10 saate, boruya giren su 80m den sonra ölür. Ölü su ancak manyetik dalgalarla canlanır. Sole Magnetic Su Çubuğu ve Su Canlandırma Tablası ile su canlandırılır. Ölü su hücre kanalından geçemez. Çanlı su hücre kanalından geçer ve sağlıklı olmamızı sağlar.                                            
- Yemeklerimizde Sole Crystal Himalaya Tuzu kullanmalıyız ki rafine tuzun zararlarında korunalım. Rafine tuz sigaradan daha zararlıdır. Kaya ve deniz tuzu molekülleri kristal yapıda olmadığından hücre zarından geçmez bu yüzden yüksek tansiyona sebep olur. Sole Cristal Himalaya tuzu molekülleri hücre zarından geçerek 84 minerali ile vücudumuzun ihtiyacı olan tüm mineralleri sağlar. Yüksek tansiyona da sebep olmaz.
                                                        
- Sole Ürünlerle içtiğimiz suyun ihtiyacımız olan mineralini, pH nı ve canlanmasını, yediğimiz sebze ve meyvelerin dalından koparılmış gibi taze olması sağlaması Doğal tedavi sonrası vücudumuzun kendini hızla iyileşmesine yardımcı olur.                              
Elk. Mühendisi Fehmi Aslandoğan

MANYETİK ALAN TEDAVİSİ
Kanın en uzaktaki hücrelere kadar gitmesi ve oraları beslemesi gerekmektedir. Bir hücreye kan gitmesi, o hücreye oksijen gitmesini, bağışıklık sistemimizi oluşturan savaşçı hücrelerin, hücre tamiratından sorumlu kök hücrelerin, gıdaların gitmesi
demektir. Kısacası hayat demek kan demek, kan demek sağlıklı yaşam demektir.
Kanın kalpten pompalandıktan sonra en ücra köşeye kadar gitmesi kan damarlarının vazomosyon dediğimiz kasılmaları sayesinde olmaktadır. Büyük damarlar sinirler tarafından uyarılarak kasılmaları sağlanır. Ancak kılcal damarlarda sinir iletimi yoktur. Yaşlılarda ve hastalarda kılcal damarların kasılması azalır. Sağlıklı bir insanda dakikada 30 kere kasılan kan damarı şeker hastalarında dakikada 1 kez kasılır. Bu yüzden şeker hastalarında yara iyileşmesi zor olur. Manyetik alan tedavisi sayesin de kasılmayan kılcal damarlar kasılmaya ve kan akımı hızlanmaya başlar. Bu sayede hücrelere daha fazla gıda, tamirat hücreleri, bağışıklık sistem hücreleri, vitaminler vb. gitmeye başlar. Yaralar iyileşir, hasta hücreler düzelir.

MANYETİK ALAN TEDAVİSİ, uygulanması kolay ve ekonomik olarak da ucuz bir tedavi yöntemidir. Ev kullanımı için satılan ürünler mevcut olup, her evde olması gereken ürürnler arasında olduğunu düşünüyorum.
Op.Dr.Serhat Duruhan: dr.serhatduruhan@hotmail.com  


MAGNETİK TEDAVİ
Astımda mucizevi mıknatıs tedavisi: Bio manyetik yöntemin kan akımını hızlandırdığı ve hücresel faliyetin arttığını bio elektirik akımı düzenleyen neodyum mıknatıslar broşlardaki ödemi ve spazmı çözerek  tıbbi tedavinin de etkisiyle vücudun hastalığı kısa sürede yenmesini sağlamaktadır.                                                                       
Manyetik tedavinin yapılan bilimsel araştırlalarla hiç bir yan etkisinin olmadığı ispatlanmıştır. Neodyum miknatıslar vücudun kendini tedavi etme faktörlerini etkinleştiriyor.        
                                                                                                
Manyetiklerle  (mıknatıslarla) yapılan lokal tedavi yöntemidir. Astım başta olmak üzere kronik inflematuar rahatsızlıklarda uygulanmaktadır. Magnetikler Akupuntur etkisi yanında kan dolaşımını artırıcı ödem giderici ve hücre enerji düzeyini artırıcı faydasından yararlanılmaktadır. Doğal tıp tedavisi ile birlikte uygulandığında faydası daha da artmaktadır.   
Med. Dr. Adnan Atlı: dradnanatli@hotmail.com
   SOLE MAGNETİC ÜRÜNLER

















6 Mart 2017 Pazartesi

İSMAİL GÜNER "GÜNÜMÜZ ATAERKİL DÜZENDE; KADIN ÖZGÜRLÜĞÜNE DAİR KAFAMDA BAZI SORU İŞARETLERİ VARDI"

GÜNÜMÜZ ATAERKİL DÜZENDE; KADIN ÖZGÜRLÜĞÜNE DAİR KAFAMDA BAZI SORU İŞARETLERİ VARDI...
İSMAİL GÜNER
Genel olarak tüm toplumlarda, özel olarak da Mezopotamya ve Anadolu toplumlarında, insanlığın tek yönlü gelişimi zararlı ve yıkıcı etkiler gösterir. Bunun nedenleri araştırıldığında kadınlara din eksenli yaklaşımlardan kaynaklı bir sorun olduğu ortaya çıkar.
Kadın sorununa daha derinlikli yaklaşıldığında, biyolojik bir cins olmanın ötesinde kadının erkeğin hizmetini gören, ona kul-köle olan, görevinin çocuk emzirmek, kocasının şehvetini gidermekten ibaret olduğu görülecektir.
Dolayısıyla Mezopotamya ve Anadolu erkeği hâlâ bundan bin dört yüz sene önceki ortaçağ zihniyetini gütmektedir.
Kadınların örtünmeleri ve eve kapatılmalarının tek nedeni erkeğin ilkel kıskançlığından başka bir şey değildir!
Konuyu biraz açarsak:
“Kadınlara danışmak lâzım fakat dediklerinin tersini yapmak şarttır,” şeklindeki söylemler yanında; “kadının sözü ile hareket eden erkekler için yarım oldukları ve hiçbir hükmü bulunmayacağını” belirtmektedirler…
“Kadınlar aklen ve dinen dûn (aşağı) yaratıklardır…
“Erkeğin payı, iki dişinin payı kadardır… Erkeğe kadına nispetle iki pay verilir…”
“Serkeşlik (itaatsizlik, inatçılık) etmelerinden endişelendiğiniz kadınları dövün…”
“Benden sonra erkekler için kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmadım…”
“Size doğru bir kadının geldiğini gördüğünüz zaman bilesiniz ki size yaklaşan bir şeytandır.”
“Bir kadınla bir erkeğin baş başa bulundukları yerde şeytan üçüncü kişi olarak yer alır”
Buna benzer birçok örnek sıralanabilinir.
Bu yukarıdaki saydıklarım semavi dinî kitabelerin hadis veya ayetlerinden örneklerdir.
Buna rağmen, günümüzde kadın tarafından evden kovulan erkek, kadının yuvasını terk etmesi ve bunu özgürlük adına hâlâ tasavvur ediyorlarsa eğer, korkunç bir toplumsal yıkımla karşı karşıyayız demektir.
20 yıldır yaşadığım İsviçre de ve kadın haklarının gereğinden fazla olmasından ötürü, boşanmalar hızla artmakta ve ebeveynlerin ayrı yaşama seçeneğinden dolayı henüz yetişkin olmayan çocukların ağır travmalarla büyümesine sebep olmaktadır.
Sorunun kaynağına inip neden bir sorun olarak ortaya çıktığını geniş bir şekilde araştırdığımız zaman, bütün nedenleriyle birlikte incelediğimizde sosyal, ekonomik bir neden olmadığı; asıl nedenin bir zihniyet sorunu olduğu ortaya çıkmaktadır…
İşte, bu sığ zihniyet sonucudur ki; Mezopotamya ve Anadolu coğrafyasındaki kadınlar gücüne güvenemeyen, kafasını kendi omuzları üzerinde taşıyamayan, ayakları üzerinde duramayan, özgür bir varlık olarak kendini gerçekleştirmeye cüret edemeyen, ancak durumundan da memnuniyetsiz bir kişiliğin “dırdırcılık” boş konuşmak ve şikâyet dışında bir duruş geliştirmesi mümkün değildir.
Kadın bu geleneksel feodal duruşuyla sorunlarına çözüm gücü, kendi yaşamı hakkında karar gücü olamaz.
Gün geçmiyor ki, medya ekranlarına yansıyan ve basın sayfalarında aylık, yıllık çetelesi tutulan erkek ve kadın intihar haberleri duymayalım. Bedenini pazarlayan ya da reklam aracı olarak kullanan kadın haberleriyle karşılaşmayalım, şu kadar kadın cinayetini duymayalım, şu kadar kadın tecavüzü yaşandığı işitilmesin vs. bütün bu yaşananların esas nedeni; kadının eril egemen toplumdaki erkeği dönüştürmede basiretsiz olmasından kaynaklıdır.
Bir kadın sorunları aşmak için, başta eğitimle okuyarak ve araştırarak, ayrıca yetiştirdiği erkeği dönüştürerek, özgürlük ve eşitlik düzeyini elde edebilir.
Bir aile ne kadar yoksul olursa olsun, eğer çocuk, anne ve babadan güven ve ilgi alarak büyüyorsa; maddi imkânsızlıklar ne olursa olsun olumlu bir kişilik edinebilir.
Geleceğin katillerinin yetişmesini engellemek için ailelere de büyük sorumluluk düşüyor. Çocukluk döneminde ailece eksik bırakılan her şey büyüyünce kişilikte bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Hatta son dönemde örneklerini çokça gördüğümüz şiddet, intihar, bir cinayet, vahşetin çeşitli biçimleri olarak bunun sonuçlarıyla karşılaşabiliyoruz. Irkçı, eril ve dini muhafazakâr iktidar zihniyeti toplumda bu biçimiyle yansımasını buluyor.
Türkiye’de hayatın artık geneline sinmiş olan bu despotik ve saldırgan eril tahakkümün gidişatına aşinayız adeta. Gün geçmiyor ki, medya ekranlarına yansıyan ve basın sayfalarında aylık, yıllık çetelesi tutulan kadın cinayetleri, tecavüz, şiddet, taciz olayları ve intihar haberleri duymayalım.
Bütün bu yaşananların esas nedeni; eril tahakküm zihniyetli erkeğin dönüştürülmesi ve cezalandırılmasındaki basiretsizliktir. Cezalandırma bir yana devletin yasaları ve politikalarıyla olabildiğince cinayet ve şiddet zanlılarını koruduğunu görüyoruz.
Dolayısıyla, Avrupa’nın çağdaş ortak değerlerini benimseyememiş bazı insanlar, işgücüne tek başına gidip gelen kadın için “Kadınlar çalışma hayatına dâhil olduktan sonra evlilikler bozuldu, aileler daha kolay dağılmaya başladı” diye sözler sarf etmektedir.
Günümüzdeyse asıl üretim alanına dâhil olmayan kadınlar durmadan boşanıyor.
Hâlbuki insan emek süreciyle insan olmuştur.
Dolayısıyla en çok bu doğrultuda emek üretmesi gereken kadın kısmıdır.
İster kabul edelim ister etmeyelim.
Deniliyor ki, “kadının evde yüz tane işi, erkeğin dışarıda bir işi vardır.”
O hâlde bu küresel kapitalist dünyadaki anlayışsız zalim eril zihniyete karşı kadının kendisini ve çevresini yılmadan örgütlemesi lazım!
Kadınlara yönelik sorunların çözümlenmesinde bunun öğretimle bir ilgisi yok, temel eğitim ile doğrudan ilgisi var.
Kadın toplumsal yaşamın öznesidir.
Her şeyden önce kadın erkeğin anası olarak ilk besleyeni, terbiye edeni, erkeğe nitelik ve kişilik kazandırarak karakterini belirleyendir.
Demem o ki, bir ailede, bir toplumda, bir ülkede hayatı beraber sürdüren çiftlerden erkeğin davranışları olumluysa eğer, o aile, o toplum ve o ülke kadını; eşit ve özgür yaşadığını pekâlâ görebiliriz.
Temel ilke olarak cinsler; erkek veya kadın eşittir.
Yaşamın tüm alanlarında eşit olmalıdır.
İnsanlığın varoluşundan itibaren kadın ve erkek iki cinsin eşitliğine doğru temelde yaklaşan Alevi öğretisinde en iyi şekilde temsilini görebiliriz.
Günümüzde Halkların Demokratik Partisi (HDP)’nin oluşturduğu eşbaşkanlık sisteminde de bunun temsilini görebiliriz.
Kadın özgürlüğünden dem vuranlar şunu iyi bilsin ki; 
ERKEK ÖZGÜRLEŞTİRİLMEDEN KADIN ÖZGÜR OLAMAZ. 
Diyorum!..
İsmail Güner

19 Aralık 2016 Pazartesi

TAŞ DEVRİ DİYETİ KALP KRİZİNİ ÖNLÜYOR

TAŞ DEVRİ DİYETİ KALP KRİZİNİ ÖNLÜYOR!..
Araştırma, 8 hafta boyunca tamamen Paleo diyeti (Taş Devri insanının o dönemde ki beslenme tarzı) ile beslenmenin kalp krizi geçirme riskini büyük ölçüde azalttığını ortaya koydu.
ABD'deki Houston Üniversitesi'nin gerçekleştirdiği bir araştırma, 8 hafta boyunca tamamen Paleo diyeti (Taş Devri insanının o dönemde ki beslenme tarzı) ile beslenmenin kalp krizi geçirme riskini büyük ölçüde azalttığını ortaya koydu.
Araştırmacılar, Paleo diyetinin damar tıkanıklarını ortadan kaldırmada önemli rol oynadığının altını çizerek, söz konusu diyetin vücut sağlığına kısa sürede büyük katkı yaptığının altını çizdi. Detayları önümüzdeki hafta gerçekleştirilecek Dünya Kalp Hastalıkları Konferansı'nda açıklanacak Paleo diyeti, meyve-sebze, yağsız et, deniz ürünleri, yemişler ve zeytinyağı gibi besinlerin tüketilmesini içeriyor. 'Mağara dönemi beslenmesi' diye de adlandırılan diyette süt ürünlerinden uzak durulurken, pilav, makarna, fast food ve tatlı gibi gıdaların tüketilmemesi öneriliyor. Ekmeğin yasak olduğu bu diyette mısır ve patates gibi şeker oranı bakımından yüksek olan besinlerden de uzak duruluyor.